
İçeriye adımımı atıyorum. Önce biraz korku, şaşkınlık, ne yapacağını bilememe, nasıl yol alacağını kestirememe. Sonrasında kulağıma gelen kuş seslerini, ortamın hafif nemli ve soğuk kokusunu, sol elim ile dokunduğum ve sayesinde yol almaya çalıştığım duvarın sertliğini, ayak bastığım zeminin dokusunu hissediyorum.
Yeni bir dünyaya giriş…
Görmediğim ancak farklı yollarla da olsa görmeye başladığım yeni bir dünya burası. Önümde arkamda insanlar…kim olduklarını, nereden geldiklerini bilmiyorum, boylarını, saçlarının rengini, ne giydiklerini görmüyorum ancak sesleri, nefesleri aracılığı ile varlıklarını hissediyorum. Kah birinin saçı değiyor elime, kah birinin omuzuna dokunuyorum yol alabilmek için. Önce küçük, kararsız adımlar, sonra biraz daha hızlı ve kararlı adımlar…
Yol bitiyor, sol elim boşlukta, elimde bir değnek, yere vura vura birkaç adım atıyorum, kocaman bir parkın içindeyim şimdi. Kuşlar ötüyor, uzaktan bir su şırıltısı geliyor, arada bir köpek havlıyor, yardımla bir bank bulup oturuyorum. Bankın sertliğini duyumsayıp, gelen sesleri bir bir ayırt etmeye başlıyorum, burası yaşıyor, herşey canlı. Biraz soluklandıktan sonra parkın köşesindeki manavın yanından geçiyorum. Geçerken de manavın ön tezgahındaki tüm sebze ve meyvelere dokunuyorum, dokunmazsam yol alamam çünkü. tanıyabilmek için koklayıp, hepsini tek tek hissediyorum.
Manavdan sonra biraz yol almam gerekiyor ki, Taksim’e çıkan Tramvay’a yetişebileyim. Tramvay bekliyor, ancak basamak yüksek, düşmemek için kapı girişine sıkıca tutunmam gerekiyor, içeride hangi koltuğun boş olduğunu bulmakta bir hayli zorlanıyorum. Dışardaki sesler ne kadar da yakın, ne kadar da uzak ancak canlı. Sokak satıcılarının, müzisyenlerinin seslerini, yürüyen, konuşan insanların seslerini ayırt ediyorum. O sırada şoför derinlerden Ağa Cami durağına geldiğimizi söylüyor, belli belirsiz duyuyorum, keşke biraz daha yüksek sesle söyleseydi diyorum, inmem gerekiyor, çünkü bir arkadaşımda bir film seansına davetliyim. Geldiğim yerde, en sevdiğim filmlerden birini dinliyorum, biraz dinleniyorum.
Sırada bir kafede soluklanmak var. Ellerimin arasında kahvemin sıcaklığını hissediyorum, kahvemi yudumlarken, sıcak bir sohbetin içinde bu yeni dünyayı düşünüyorum. Görmüyorum… aslında herşeyi görüyorum.
Yukarıda paylaştıklarım, bu haftasonu gittiğim farklı bir sergide duyduklarım, hissettiklerim, yaşadıklarım… Hangi sergi mi? Karanlıkta Diyalog sergisi. Sevgili Mentilerimiz ile, Turkcell Diyalog Müzesinde, görme engelli rehberler aracılığı ile sadece duyarak, dokunarak, koklayarak bir sergiyi deneyimledik.
2013 yılından beri, 200.000’den fazla ziyaretçi müzeyi gezmiş ve kafesi dahil 40’dan fazla görme engelliye de stihdam sağlamış bir proje. Karanlıkta Diyalog’un kurucusu Andreas Heinecke, girişimini 1995 yılında başlatmış. Bu deneyim tüm dünyada 135 kentte 8 milyondan fazla kişiye ulaşmış. Biz ancak bu haftasonu görme fırsatı bulduk.
ebebek ailesinin içinde, küçük küçük deneyimlerimizle, yaşamımızın her anında, daha fazla farkındalık ve empati ile, birlikte engelsiz bir yaşamı mümkün kılmaya çalışıyoruz biliyorsunuz.
Küçük bir hatırlatma; görme engelli rehberimiz, bir görme engelliye, sokakta, caddede, otobüste karşılaştığınızda, direk ondan izin almadan yardım etmeyin, önce kendinizi tanıtın ve ondan sonra yardım isteğinizi iletin dedi… Ve lütfen bu sergiyi minimum 10 kişiye iletin, çünkü daha fazla anlaşılmaya ihtiyacımız var diye de ekledi… Bu yazıyı yazmamın ve sizlere iletmemin sebebi oldu rehberimiz Köksal…
Karanlıkta Diyalog, Gayrettepe Metro İstasyonunda, Turkcell Diyalog Müzesinde, benden iletmesi.
Yorum bırakın